SUNFHOTO Blogumuzda Hergün güncelleme çalismalari devam etmektedir. Görüs ve önerilerinizi bizimle paylasabilirsiniz ! Paylasimlarinizi yorum bölümüne yazabilir veyagzmm_2016@hotmail.comile iletisime geçebilirsiniz

3 Ocak 2018 Çarşamba

Hüseyin Rahmi Gürpınar (1864 – 1944), Heybeliada

hüseyin rahmi gürpınar kimdir hüseyin rahmi gürpınar hayatı
Edebiyat-ı Cedide dönemi önemli bağımsız yazarlarından, roman ve öykü yazarı olmasının yanında natüralizmin de en önemli temsilcilerinden olan Hüseyin Rahmi, Heybeliada’daki evinde 1912-1944 yılları arasında 32 yıl boyunca yaşar ve hayatının son dönemini burada geçirir. Ev, 2000 yılında müzeye dönüştürülür.

huseyin rahmi gurpinar evi

Heybeliada’da denize hakim bir tepede bulunan müzede, aralarında Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kendi yaptığı el işlerinin (dantel) de bulunduğu eşyalar, kitaplar, gazete arşivi, tablolar, fotoğraflar sergilenir. Ancak 2016 yılında başlayan restorasyon çalışmaları halen devam ettiği için ziyaret etme olanağı yok.

Tevfik Fikret (1867 – 1915), Aşiyan

tevfik fikret
Dönemin istibdat havasından bunalmış, özgürlükçü şairi Tevfik Fikret, şehirden uzak, tabiatla iç içe olması ve öğretmenlik yaptığı Robert Kolej’e yakınlığı nedeniyle; Aşiyan’daki evin yapımına 1905’te başlar. Tevfik Fikret’in kendisi tarafından projesi çizilmiş evin inşaatı 1906’da tamamlanır. Fikret, Aşiyan’da eşi Nazime Fikret ile 1915’e kadar yaşar.
asiyan muzesi

1945’te Edebiyat-ı Cedide Müzesi olarak açılan Aşiyan, Recaizade Mahmud Ekrem, Ali Ekrem Bolayır, Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan, Nigâr Hanım’a ait fotoğraf ve kitapları da bünyesinde barındırır. Ayrıca Tevfik Fikret’in natürmortları ve Abdülmecid Efendi’nin Fikret’in Sis şiirinden etkilenerek yaptığı tablo müzenin önemli eserlerinden. Fikret’in kendi vasiyeti üzerine 1961’de Aşiyan’ın bahçesine taşınan mezarını da ziyaret etmek mümkün.
Asıl adı Mehmet Tevfik olan Fikret, 1867 yılında dünyaya gelmiştir. 11 yaşında ise Galatasaray Sultanisi’ne girer.
Tam bu sıralarda Tevfik’in dayısı Nuri Efendi, annesi Refia Hanım ve ablası Sıdıka Hanım birlikte Hac’a gider. Bu yolculukta kolera salgınından dolayı Nuri Efendi ile Refia Hanım hayatlarını kaybederler. Ablası ise oldukça hasta bir şekilde geri getirilir. Okula devam eden Tevfik, bir başka acıyla sarsılır. Bu sefer, ağır bir iftiraya uğrayan babası sürgüne gönderilir. Bir daha babasını göremez, çünkü 1905’te de sürgündeki babası hayatı kaybedecektir.
tevfik fikret
1888’de Galatasaray’ı birincilikle bitiren Tevfik, Hariciye Nezareti İstişare Kalemi’nde işe başlar. Ancak burası ona uygun değildir ve kısa zaman sonra buradan ayrılır.
Tevfik Fikret henüz 14-15 yaşlarında Galatasaray Sultanisi’nin ilk yıllarında yaratılışındaki şairlik kendini göstermiştir. İlk aşk şiiri Ahmet Mithat Efendi’nin Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’nde çıkmış, bu şiir daha sonra Müntehabat-ı Tercüman-ı Hakikat’in 533. sayfasında “Mekteb-i Sultani dördüncü sınıf talebesinden Tevfik Beyefendi’nindir”takdimiyle yeniden yayımlanmıştır. Şiir Nazmi mahlasıyla yayımlanmıştır.
tevfik fikret ve esi
Tevfik 20 yaşındayken dayısının kızı Nazime ile evlenir. Bu yıllarda Galatasaray’a öğretmen olarak girer. Bir süre sonra Recaizade Ekrem, Tevfik’i Ahmet İhsan’la tanıştırır ve Servet-i Fünun’da yazmasını önerir. Bu öneri kabul edilir ve Tevfik derginin yazı işlerinden sorumlu olur. Dergiye Ali Ekrem, Cenab Şahabettin, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit gibi isimler katılır. İlk şiirinden sonra artık Tevfik Fikret ismini kullanmaya başlar. Dergide çalışmaya başladıktan altı ay sonra Tevfik’in oğlu Haluk dünyaya gelir. Yıl 1895’tir.
tevfik fikret - ali sami yen
1908-1909 Galatasaray Futbol Takımı. Tam ortada Mekteb-i Sultani Müdürü Tevfik Fikret, beyaz kazaklı kişinin arkasındaki fesli kişi ise Ali Sami Yen.
II. Abdülhamit’in baskıcı tutumu sürekli bir rahatsızlık kaynağı olur. Bu yıllarda Fikret, ilk tutuklanma olayını yaşar ve bir gün sonra serbest bırakılır. Fikret’in Nazime Hanım’la evlenene kadar başka bir aşk hikayesine adı karışmamış. Fikret’in önemli yönlerinden biri güçlü aile bağlarıdır.
Aşiyan’da Bir Kahin/Tevfik Fikret’in Melankolik Dünyası kitabının yazarı Serol Teber “Yalnızca Birinci Tesadüf, İkinci Tesadüf… bu şekilde dört şiiri var. Çok soyut, biriyle karşılaşmış ama kimdir o? Bir ihtimal eve Haluk’a gelen bir mürebbiyedir, Nihat Sami Banarlı kaynak göstermeden böyle bir öneri yapıyor. Kısa bir süre evde çalışan bir mürebbiye ile Fikret bir duygusal yakınlık içinde olmuş. Ya da Karlman Pasajı’nda çalışan bir tezgahtarla… Böyle iki söylenti vardır, o kadınlara isim vermeden aşk şiirleri yazmıştır. Ama herşeye rağmen onun yaşamında yine de en büyük aşk, büyük olasılıkla kadın ressamlarımızdan Mihri Müşfik Hanım’dır.” diyor.
Birinci Tesadüf
Niçin o çehreyi görmekle titredim birden,
O dîdelerde niçin gizli bir nigâh aradım?
Değil garâm-ı heves-perverâne mu’tâdım,
Niçin o gözlere dikkatle baktım öyle iken?..
mihri musfik ibrahim calli
Mihri Müşfik Hanım (İbrahim Çallı)
Serol Teber de, bu konuda Fikret ile Mihri Hanım arasında duygusal bir bağ olduğu düşüncesindedir. “Fikret’in acılı yaşamının belki de en mutlu dönemi ölmeden önce geçirdiği son birkaç haftasıdır. Bu dönem içinde Ressam Mihri Müşfik Hanım sık sık Aşiyan’a gelir. Fikret’in portrelerini yapar. Saatler boyu konuşurlar. Mihri Hanım, Fikret’in başyapıtı niteliğindeki Rübâb-ı Şikeste içindeki şiirleri ezberden okur. Bunların yorumlarını yapar. Fikret’in kendi tanımlamasıyla, inanılması olanaksız bir beceriyle Fikret’i Fikret’e anlatır… Aralarında yoğun bir duygusal bağlantının oluştuğu kesindir, ama bu bir aşka dönüşmüş müdür? Bilemiyoruz. Tüm yaşamı boyunca aşka büyük saygı duymuş olan Fikret’in bu ilk ve son olanağı değerlendirecek artık ne cesareti vardır, ne de gücü… Sadece Mihri Hanım’a karşı olan hayranlığını anlatabilir…”
tevfik fikret - mihri musfik
Tevfik Fikret (Mihri Müşfik)
Tevfik Fikret, Türkiye’nin yalnız edebi hayatında yenilik yapan bir edip değil, aynı zamanda fikir ve felsefede de, Osmanlılık ideolojisinin çok üstünde düşünüş tarzına sahip bir şairdir. Şiirde biçimde ve anlamda değişim istemesi, serbest müstezatın öncüsü olması, Sis, Tarih-i Kadim, Rubab-ı Şikeste, Han-ı Yağma, Promote gibi 100 yıl sonra bile önemli olan, geçerliliği giderek artan, hem güncel hem klasik olarak okunabilecek şiirlerin sahibi.
Çok yönlü bir sanatçı olan Fikret’in mimar ve ressam yanı daha az bilinir. Müzesinde resimleri sergilenmektedir. Şermin kitabıyla çocuklara unutulmaz şiirler armağan etmesi de elbette onu öncü bir şair kılar. Şermin Türk Edebiyatı’nda ilk eğitsel çocuk kitabıdır. Onu bu kitabı yazmaya iten iki neden vardır: Birincisi, Tevfik Fikret’in kız kardeşinin çok genç yaşta ölen kızı olan yeğeni Şermin’e duyduğu büyük sevgi, ikincisi de önemli bir eğitimci olan Sâtı Bey’in Şişli’de açtığı okul ve çocuk yuvası.
tevfik fikret otoportre
Gençliğine ait otoportresi
İthaf (Şermin)
Yuvanın minimini yavrusuna:
Yuva şefkat yuvasıdır,
Annelerdir onu yapan;
Fakat, yavrum, senin yuvan
Bir marifet yuvasıdır,
Bunu ancak irfan yapar,
Bunun ayrı değeri var.
Sen yuvanı, orada sen
Kardeşlerinle koşarak,
Ötüşerek, oynaşarak
Öğrenirsin öğrenmeden
Nedir zahmet, nedir keder,
Faydalı birçok şeyler
tevfik fikret esinin portresi
Tevfik Fikret’in yaptığı karısı Nazime Hanım’ın portresi
Atatürk’ün, inkılapçı fikirleri dolayısıyla, ona karşı özel bir ilgi duyduğunu biliyoruz. Atatürk öğrencilik yıllarında Tevfik Fikret’i okur ve ondan genç yaşlarındayken büyük ölçüde etkilenir. Mustafa Kemal “Ben inkılâp ruhunu ondan aldım”“Tevfik Fikret’i tanıyanlar, benim ne yapmak istediğimi kavrayacak kimselerdir” sözleriyle ilham aldığı kişilerin başında Fikret’in geldiğini vurgulamıştır.
tevfik fikret ve oglu haluk
Tevfik Fikret ve oğlu Haluk
Ünlü Türk şairi Tevfik Fikret’in, Haluk’un Defteri adlı eserindeki şiirlere ilham kaynağı olan, 1913 yılında Amerika’ya yerleşip sonradan rahip olan oğlu Haluk, 1965 yılı Haziranı’nda Florida eyaletinin Orlando şehrinde ölür. Michigan Üniversitesi’nden 1916 yılında Makine Mühendisi olarak mezun olan ve birkaç yıl çeşitli okullarda bu ihtisas dalında ders veren Haluk, daha sonra Orlando’daki Park Lake Presbyterian Kilisesi rahibi olmuştur.
Haluk’un Bayramı
Baban diyor ki: “Sevinmek çocukların, yalnız
Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk, dinle;
Fakat sevincinle
Neler düşündürüyorsun, bilir misin?.. Babasız,
Umutsuz, ne kadar yavrucakların şimdi
Matem çığlığına benzer bayram şarkısı!
Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir;
Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin;
Biraz güzellensin.
Şu yoksulluktan sararmış yüz… Evet sevinmektir
Çocukların payı; ama senin sevincinle
Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor… Hâluk, dinle!
(Refik Durbaş’ın sadeleştirmesiyle)
tevfik fikret - naturmort
Tevfik Fikret’in natürmort çalışması
Orhan Karaveli’nin Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği kitabından bir alıntı: “Şiirlerinde açıkça görüldüğü gibi babam benden çok şeyler beklemiş, benim Türk Gençliği’ne örnek olmamı istemişti. Onun oğlu idim, babamı çok seviyordum ama yaratıcı, sanatçı bir insan değildim. Ne şiir yazmaya yeteneğim vardı ne de resim yapabiliyordum. Sonuçta, yurdunu seven sıradan bir insandım. Üstün nitelikli bir sanatçının sıradan bir oğlu idim! Bu gerçeği kabullenmenin babamı ne kadar sarstığım düşünebiliyorum. Bir de, İskoçya dönüşü İstanbul’da fazla durmadan bu kez Amerika’ya gitmem ve orada kalmam. Ölümünde bile yanında bulunamamam. Anglosakson ağırlıklı öğrenim görmemi istemişti ama oğlunu, tek çocuğunu bir daha görememek, özellikle son ve sağlığının bozuldu­ğu yıllarda onu büsbütün yıpratmış ve hayattan soğutmuş olmalıydı. Keşke, ölümünden önce yanında bulunabilseydim ve onu son bir kez görebilseydim…”
tevfik fikret - rikkat hanim
Tevfik Fikret fırçasından isim babası olduğu kız çocuğu, Rikkat Hanım
Rumelihisarı’nda planlarını kendi çizdiği bir ev yaptırmaya başlar. Üç katlı ahşap yapının inşaatı 1905’te tamamlanır. Toplumla arasına bir mesafe koyabileceği, mesleğine devam edebileceği, ülkenin gidişatını uzaktan izleyip eser üretebileceği bu mekana Aşiyan (yuva) adını verdi.
Tevfik Fikret, 19 Ağustos 1915’te henüz 48 yaşında şeker hastalığına yenik düşer. Vasiyeti gereği evinin bahçesine gömülür. Müzeye dönüştürülen evinin en önemli eserlerden bir tanesi Tevfik Fikret’in yüz maskıdır. Ölüm maskı geleneğinin Türkiye’deki ilk örneği olan çalışma Mihri Müşfik tarafından Fikret’in ölümünden hemen sonra şairin yüzünden alınmıştır.
Zerrişte
“Yaz aşkına dair,” dediniz… İşte : çocukken
Gayet afacan bir kedi sevdim ki elimden
Bir dakka bırakmazdım; uyurken kucağımda
Ruhumdaki şefkat
Hep üstüne titrer; gece bazan yatağımda
Birlikte uyurduk. Bırakıp mektebe gitsem
Kalbimdeki özlem
Mutlak beni dikkatsiz eder, “hey koca sersem!”
İhtarı tokatlarla gürülderdi başımda.
Ben körkütük âşık,
Her kahra tahammülle severdim… O yaşımda
Sevmekteki etken ve teselliyi bilirdim.
Herkes gibi, hatta
Bazan da sebepsiz yere ağlar, üzülürdüm.
Zerrişte, bu ismiydi onun, sanki haberli
Uğrun kederimden
Yaltaklanır, atlar, sürünür, okşatır, okşar
Sırf alsın için gönlümü bir çare bulurdu
Lakin üzerimden
Bir kez dağılıp gitti mi hüznüm, kurulurdu :
“Sayemde bu neşen” demek ister gibi mağrur;
Mağrur ve küçümser,
Başlardı vefasızlığa; ben bağlı ve güçsüz,
Her isteği, her hazzı ve her keyfine uymuş,
Bazan şaşaraktan,
Bazan kızaraktan; yine güçsüz, yine kanmış;
En şüpheli bir meylini görsem inanırdım;
Biçareliğimden;
Hep tırmalanır, tırmalanır, tırmalanırdım!..
“Yaz aşkına dair” dediniz… İşte misali :
Sevdiklerimin ben
Hepsinde bu tırnakları, hepsinde bu hali
Hepsinde bu hırçın kedi simasını gördüm…
Tüm zevkini sürdüm bu cehennem gibi ömrün.
(Sadeleştiren: A.Muhip Dıranas)
asiyan muzesi
Aşiyan Müzesi
Yarın (Ferda)
…………………- Bugünün gençlerine –
Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik..
Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik,
Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan:
Temiz ve bulutsuz, ağaran bir gök,
Titreyen kucağını açmış, bekliyor.. Koş, çabuk!
Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesin
Gözleri sende; sen ki hayatın umudusun,
Alnında yeni bir yıldız, hayır, bir güneş.
Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmiş
Sönsün sonsuza değin.
Bir daha yaşanmasın o cehennem; senin bugün
Cennet kadar güzel yurdun var; şu gördüğün
Zümrüt bakışlı; inci gülüşlü kızcağız
Kimdir, bilir misin? Yurdun.. şimdi saygısız
Bir göz bu nazlı yüze -Tanrı esirgesin-
Kötü bir gözle baksa, katlanabilir misin?
İster misin, şu ak sakalın temiz, görkemli,
Onurlu alnına, bir kirli el şöyle dursun,
Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarı
Bırakır mısın, taşa tutsun bir serseri?
Elbette hayır; o mezar, o onurlu alın
Kutsal birer örneğidir yurdun.. Yurt çalışkan
İnsanların omuzları üstünde yükselir.
Gençler, yurdun bütün umudu şimdi sizdedir.
Her şey sizin, yurt da sizin, şeref de sizin;
Ama unutmayın ki zaman ağır, güvenli,
Sessiz adımlarla arkamızdan gelir.
Önden koşan, ama dikkatle her izi
İncelemeye yol bulan bu şaşmaz izleyici
Paylayıp utandırırsa bizi, yazık! Demin
’’Yarınlar senin’’, dedim, beni alkışladın; hayır,
Bir şey senin değil, sana yarın emanettir;
Her şey emanettir sana, ey genç, unutma:
Senden de hesap sorar, yakınır gelecek.
Geçmişe şimdi sen ibretle bakıyorsun,
Gelecek de senden böyle kuşkulanacak.
Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan
Bir kuşağın oğlusun; bunu arasıra anımsa.
Unutma; çağın şimşeklerin bollaştığı çağdır:
Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır,
Bir yükseliş ufku açılır, yükselir yaşamak;
Yükselmeyen düşer: ya ilerlemek, ya yıkılmak!
Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;
Doymaz insan denilen kuş yükselmelere…
Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;
Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!
(Sadeleştiren: Asım)
tevfik fikret esi ile
Eşi Nazime Hanım’la evlerinin önünde, 1906
Yağma Sofrası (Hân-ı Yağma)
Bu memleket, efendiler, satılmak üzre tam hazır;
Huzurunuzda titreyen şu milletin sapır sapır,
Şu ıstıraplı milletin -ki ölmede ağır ağır-
Bütün hayatıdır, satın çekinmeden şakır şakır.
Satın efendiler satın, bütün bu memleket sizin,
Haraç mezat satın hemen, gerekmiyor izin mizin.
Evet bütün sizin ne varsa ortalıkta, vay ki vay:
Hasep, nesep, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin efendiler, bu gök, deniz, bu yıldız, ay,
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay.
Bu milletin malı deniz, yemezseniz domuzsunuz
Kalın bir ense, şiş göbek, ne muhteşem olursunuz
(Sadeleştiren: Sait Maden)
Fikret’in İstanbul’u anlattığı Türk şiirinin en ünlü eserlerinden biri olan Sis, şairin Yahya Kemal ile atışmasına da neden olmuş.
Gene bir sis kaplamış ufuklarını, inatçı bir sis,
git gide büyüyen bir ak karanlık,
Ağırlığı altında ne varsa sanki yok olup gitmiş,
kalmış ortada kala kala bir tozlu yığın,
o tozlu, korkunç yığına bakan göz,
şaşırır titrer, ilerisine gidemez.
Ama sen hak ettin bu karanlık, kalın örtüyü,
bu örtü tıpa tıp sana uydu, ey karanlık toprak,
ey zulümler meydanı, ey yaldızlı ülke,
döktüğü kanla, çektirdiği acıyla çalım satan!
Ey gösterişin, şatafatın beşiği ve mezarı,
oldum olası imrenilen kraliçesi Doğu’nun!
Ey kanlı sevgileri, kılı kıpırdamadan
Zevk ve sefaya susamış bağrında emziren!
Ey Marmara’nın mavi kucağında
ölüm uykusuna dalmış diri,
ey köhne Bizans, büyücü kocakarı,
ey bin kocadan kalan el değmemiş dul!
(Sadeleştiren: A. Kadir)

Sait Faik Abasıyanık (1906 – 1954), Burgazada

sait faik abasıyanık
Sait Faik, hem geleneksel Türk hikayesini modernist bir çizgiye taşıması hem de kendinden sonraki yazarları etkilemesi açısından Cumhuriyet dönemi Türk hikayeciliğinin önemli isimlerindendir. 1939 yılında babasının ölümü üzerine, kışları Şişli’de, yazları Burgazada’da yaşamaya başlayan Sait Faik Abasıyanık, yaşamının özellikle son 10 yılını adada geçirir ve ada günlerinden geriye ölümsüz eserlerden oluşan paha biçilmez bir miras bırakır.
sait faik muzesi


Sait Faik Abasıyanık Müzesi, ilk olarak 22 Ağustos 1959 tarihinde açılır. 1964 yılından bu yana Darüşşafaka Cemiyeti’nin sorumluğunda olan müzede, yazarın bugüne kadar tam olarak elden geçirilmeyen ve büyük bir kısmı eski yazı olan çok sayıda el yazması, mektubu, notu, defteri, kişisel eşyaları sergilenmektedir. Ev, yazarın vasiyeti doğrultusunda ücretsiz olarak hizmet veriyor.

Edebiyata ilgisi lise yıllarında başlayan Sait Faik’in en güzel öykülerinden alıntıları ve hayatından kesitleri derledik.
Yazınla ilgisi daha lise sıralarında başlayan Sait Faik yazmaya şiirle başlamış, ilk ürünleri Meşale dergisinde çıkmış. Tahir Alangu, “Bu şiirlerde Faruk Nafiz ve Necip Fazıl gibi dönemin önemli şairlerinin açık etkileri görülür” der.
sait faik abasıyanık
İlk şiiri Hamal:
Ensesine sokulu
Kamburunu kaşıdı.
Şu koskoca bavulu
Beş kuruşa taşıdı.
Yol yakın, yolcu ırak,
Yola bak, yolcuya bak.
İstersen yolda bırak
Şu koskoca bavulu.
sait faik abasıyanık
İpekli Mendil adlı ilk öyküsü 15 Nisan 1934 tarihli Varlık Dergisi’nin 19. sayısında çıkan Sait Faik, çeşitli dergilerde, gazetelerin eklerinde öykü ve yazıları yayımlamıştır.
“Tam pencereme yakın bir dut ağacı vardı. Ay ışığı dut yapraklarından süzülür, odaya pare pare dökülürdü. Aşağı yukarı yaz kış pencereyi açık bırakırdım. Ne serin, ne tuhaf rüzgarlar eserdi. Vapurlarda da çalıştığım için, rüzgarların kokularından lodos, poyraz, karayel, günbatımı diye tefrik eder, tanırdım. Ne rüzgarlar battaniyemin üzerinden acayip birer rüya gibi gelip geçtiler.
Uykum çok hafiftir. Sabaha yakındı. Dışarıdan bir gürültü geliyordu. Adeta dut ağacında birisi vardı. Korkmuşum ki, kalkamadım, bağıramadım. Tam bu sırada da pencerede bir hayal belirdi. Oydu, yavaşça pencereden sıyrıldı. Benim önümden geçerken, gözlerimi kapadım, dolapları karıştırdı. İstifleri uzun müddet alan taran etti. Sesimi çıkarmadım. Doğrusu bu cesarete karşı bütün malı alıp gitseydi, sesimi çıkarmayacaktım. Yarın patron:
“Ulan üstüne ölü toprağı mı serpilmişti; hayvan” diye kıçıma bir tekme, beni kovacağını bildiğim halde gık demedim.
Halbuki o, yine geldiği gibi bomboş, sessiz sedasız pencereden sıyrılıp gitti. Bu anda da bir dal çıtırtısı işittim. Düşmüştü. Aşağıya indiği zaman, başına kapıcı ile beraber birkaç kişi birikmişlerdi. Ölmek üzereydi. Sımsıkı kapalı yumruğunu kapıcı açtı. Bu avucun içinden bir ipekli mendil su gibi fışkırdı.
Ya… İyi, halis ipekli mendiller hep böyledir. Avucunun içinde istediğin kadar sıkar, buruşturursun, sonra avuç açıldı mı, insanın elinden su gibi fışkırır.” (İpekli Mendil, 1934)

sait faik abasıyanık
Yazarın ilk dönem Semaver’le başlayıp, Lüzumsuz Adam’a kadar devam eden öykülerinde, ortak özelliklerinden biri içerdikleri insan sevgisidir. Sait Faik yazdığı ilk hikayelerde zenginlere kızmakta, emekçileri yüceltmektedir. Öykülerinde anlattığı tipleri toplumda sıkça karşılaşılabilen insanlardan seçmesi, onu bir taraftan Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay gibi yazarlara yaklaştırırken, diğer yandan Sabahattin Ali’nin öncülüğünü yaptığı sosyal gerçekçiliğe bağlamaktadır. Tahir Alangu’ya göre küçük adamları edebiyatımıza ilk getiren o olmadıysa bile iyice yerleştiren, bilinmeyeni gösteren, güçlü bir akım haline getiren, en güzel hikayelerini yazan Sait Faik olmuştur. Bu ilk döneminde, Abasıyanık “Fakir insan iyi insandır” genellemesinden çabuk kurtulup, çalışana duyduğu sevgiyi soyutlaştırarak insan sevgisine dönüştürdü.
“Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı? Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi. Sabahleyin Ali’nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler… Halıcıoğlu’ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç’i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali’miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç’te büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.” (Semaver, 1936)
sait faik abasıyanık
“Dağın eteğine beyaz minareleriyle sarılmış bu şehrin lisesi, zaman geçtikçe daha canlı, daha berrak hatıralarla bize döner, bizi tekrardan içine alırdı. Biz, herhangi bir sınıftık. Herhangi bir son sınıf olduk… Ön avlusu, aynı zamanda burunları, kolları kırık heykellerle süslü bir müze bahçesi, ancak son sınıf talebeleriyle muallimlerin gezindiği bir yer olan liseyi, bir gün ardımıza dönüp bakmadan başkalarına bıraktık. Bir daha buraya ömrümüzün sonuna kadar talebe olarak giremeyeceğimizi bile bile. Bu müthiş bir şeydi! Biz ne kadar seviniyorduk!.. Sanıyorduk ki, mütemadiyen bir güzel şeyi geride bırakacak, bir daha ona sürünemeyecek, onun içine giremeyecek, bir anı bir daha yaşayamayacaktık. Önümüzde hayat… Her gün bir başka uykuya yatıp bir başka rüya göreceğiz. Halbuki zaman, ağır ağır bizimle beraber akan nehir, bir göle varıyordu. Bu gölde artık biz akmıyor, dalgalanıyorduk. Yahut bana öyle geliyordu.” (Sarnıç, 1939)
sait faik abasıyanık
Leyla Erbil ile
“Fakat bir Üsküdarlı fakirin bir piyango bileti edinmesinin ne kadar mühim bir mesele olduğunu bilmeyen bir adam da pek İstanbullu sayılmaz. Hatta pek Türkiyeli bile sayılmaz. Hatta bazan insan çok kötü düşünmesini bilen bir adamsa dünyalı bile sayılmaz ve Merih yıldızı ahalisi gibi aramızdan sıyrılıp geçenlere, kolumuzu dürtenlere, güzel kızlarla geçenlere şaşar. Ne ise mesele burada değil. Fukaralık ayıp değil… Fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman, hamal olalım, ıskatçı olalım; fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman bunun ancak bir teselliden ibaret olduğunu ve fukaralığın bal gibi hem ayıp, hem günah, hem enayilik olduğunu biliriz.” (Şahmerdan, 1940)
sait faik abasıyanık
Yazar, Şahmerdan’da yer alan Çelme isimli hikayesiyle, halkı askerlikten soğutmakla suçlanarak askeri mahkemeye verildi. Bu olayın annesini yaralaması nedeniyle, uzun süre kitap yayınlamaya ara verdi. Medar-ı Maişet Motoru, Sait Faik’in ilk romandır. Geçim sağlayacak motor anlamını taşır. Romanda, Burgaz Ada’da oturan emekli memur Ali Rıza Efendi’nin emeklilik yıllarında ailesiyle birlikte çektiği geçim sıkıntısı, ailenin hayata tutunma çabaları anlatılır. Hiçbir siyasi hedef göstermeyen roman, yine de kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirdiği için 1944’te yayımlandığında sıkıyönetim mahkemelerince toplatılmıştı. 1952 yılında, yeniden basılırken, Abasıyanık, kitabın ismini Birtakım İnsanlar, romanda geçen Medar-ı Maişet Motoru’nun ismini ise Ceylan-ı Bahri olarak değiştirdi. “Medar-ı Maişet adlı kitabımı çıkarmıştım. Hayatı tozpembe görmüyorum diye mahkeme masrafı ödedim. Üzüntüsü de caba. Kahramanlarım rahat etmek için hapse giriyor. Bütün sebep bu!”
“Onun esmer yüzü kıpkırmızıdır. O güldüğü zaman insanın yüzüne bütün saffeti, kadınlığıyla bakar. Onun kendisine güldüğünü gören her erkek aldanabilir. “Nihayet… Oh! Nihayet, bana güldü. Benim için güldü. Benimle beraber olmanın hazzıyla güldü.” dememeye imkan yoktur. O kadar sana bakarak senin için güler ki… Halbuki onun sevinme, gülme tarzı böyledir. Kadınlara da, kız arkadaşlarına da, hocalarına da belki de anasına, babasına da böyle güler. Nihayet bu canlı, bu sana gibi gülüşün sırrı keşfedildi mi insanın kendine bir sual sormamasına imkan yoktur. Acaba sevdiği erkeğe bu kız nasıl güler?” (Medar-ı Maişet Motoru, 1944)
sait faik abasıyanık
1948 yılında yayınlanan Lüzumsuz Adam isimli öykü kitabıyla birlikte, yazarın hikayeciliğinde ikinci dönemin başladığı kabul edilir. Bu dönem 1952’de yayınlanan Son Kuşlar’a kadar sürer. Abasıyanık’ın ilk çalışmalarında rastlanan insan sevgisi teması bu çalışmalarında yerini boşvermişliğe, insan korkusuna, kent nefretine ve umutsuzluğa bırakır. Sait Faik’in karamsar olmasını onu ölüme götürecek olan siroz hastalığına bağlayanlar vardır. Bu dönemki eserlerinde, içine kapandığı, yalnızlığından, kendi sorunlarından bahsettiği görülür. Ayrıca Abasıyanık, klasik cümle yapısına son vererek devrik cümle ve argo kullanmaya, günlük konuşma dilinden çokça yararlanmaya başlar.
“Yedi senedir bu sokaktan gayri İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döveceklermiş, linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış ne bileyim, bir şeyler işte gibime geliyor da şaşırıyorum. Başka yerlerde bana bir gariplik basıyor. Her insandan korkuyorum. Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı adamlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?” (Lüzumsuz Adam, 1948)
sait faik abasıyanık
“Büyük hayaller kuralım sevgilim! Ben şimdi böyle yapıyorum… Tertemiz bir şehirde, asfalt caddeler üstünde, dibinden metrolar geçen, üstünden kolosal otobüsler uçan, muazzam, eğlenceli bir şehirde seninle yaşamak istiyorum. Yazılarım bize yaşamak için lazım olanı getiriyor. Büyük kahvelerde çay içiyor, temiz lokantalarda kolalı peşkirlerle yemek yiyor, latif rayihalı şaraplar içiyor, tertemiz bir yatakta seni kollarımın arasına alıyor, sana:
– Bütün mesut şehir uyudu, uyuyalım sevgilim, diyorum..
Sabahleyin bitlerle dolu, kimsenin kimseye hürmet etmediği, kimsenin kimseyi hürmete layık bulmadığı, istismar edenin, çalanın zengin ve bahtiyar olduğu, esnafının azgın, zenginin deli, haris, egoist, gaddar, fakirinin kayıtsız sersem olduğu bir şehirde; işin kötüsü sensiz, oldukça kirli bir yatakta uyanıyorum. Ama sevgilim, olacak, büyük hayaller kuruyorum.. (Havada Bulut – Nasıl Bir Dünya, 1951)
sait faik abasıyanık
Nazım Hikmet ve Münevver ile
Sizi bekliyorum. Sizi göreceğim; içimde bir şey koşacak. Siz görmeden geçeceksiniz. Ben kederle sevinci duyup dalacağım istediğim aleme. Dünyayı yeniden kederlerle kuracağım. Sonra çarşılardan çarşılara, insan sesleri arasında, her şeyi sizinle kurulmuş bir şehirde dolaşacağım. Herkes geçti, siz geçmediniz. Yüzünüzü göremedim. Bayramım, çocukluk bayramım salıncaksız geçmiş gibi gözüme yaş doldu. Soğuktan mı titriyordum, yoksa heyecandan, üzüntüden mi, bilmem. Havuzun suyu bulanık. Kapının saatleri 12’yi geçmiş. Kanepelerde kimseler yok. Tramvay ne fena gıcırdadı! Tramvaydaki adam bir tanıdık mıydı, acaba? Ne diye öyle dönüp dönüp baktı? Yoksa kimselerin oturmadığı kanepelerde bu saatlerde yalnız pek başıboşlar mı oturur? Kimseler aşık değil mi bu şehirde? Kimseler, bir meydanın kanepesinde kimseyi beklemeyecek mi, yüzünü bir dakika görmek için kimsenin? (Havuzbaşı, 1952)
sait faik abasıyanık
Sanatçının hem ikinci dönem hem de son dönem öykülerinde görülen özelliklerden biri de eserlerin şiirsel dilidir. Sait Faik’in, Alemdağ’da Var Bir Yılan isimli kitabıyla sürrealizme geçtiği kabul edilir. Fikret Ürgüp son dönem öyküleriyle ilgili olarak “Artık o eski kalıplardan kurtulmuş hikayelerdir. Bunlara sürrealist demek yerinde olur” dedi.
sait faik abasıyanık
Özdemir Asaf ile
Sait Faik Abasıyanık, Alemdağ’da Var Bir Yılan’da daha farklı biçimler deneyip, topluma ve doğaya bakmadığı açılardan baktı. Fethi Naci’ye göre Sait Faik, bu döneminde yazdığı eşcinsel temalı öykülerinde anlatmak istediklerini anlatabilmek için hikayesinin biçimini bir kere daha değiştirerek, somut ayrıntılardan hareket yerine imgelemi kullanmaya başladı. Bu da onu sürrealizme yaklaştırdı. Bu hikayelerde yazarın, o güne kadar yazılarında sevgiyle andığı İstanbul’dan nefretle bahsettiği görülür. Bu değişimin sebebini Abasıyanık’ın toplumdan, toplumun baskısından ve ahlak anlayışından sıkılmış olması olarak görenler vardır.
“Ölesiye yalnız, ölesiye mesudum. İçim kalabalık çekiyor. İnsanlar çekiyor. Çocuklar istiyorum; haşarı, sarışın, esmer, edepsiz… Seyahatler çekiyor içim. Dünya yüzündeki tuzlu sularda ışıklı vapurların gittiğini; Paris’te kırmızılı, yeşilli, turunculu işaret fişeklerinin bulvarlar boyunca akan köhne taksilere sis içinde yol gösterdiklerini; caddelerde, meydanlarda gotik binaların kayalar misali yükseliverdiğini; bisikletine tünemiş genç bir kadının türkü söyleyerek geçtiğini; pırıl pırıl matruş bir adamın pırıl pırıl bir bıçakla bonfile kestiğini; yalancı inciler içinde dolgun bir kadının Napoli’de, şarkılı bir kahvede fıstıklı dondurma yediğini; tayyare meydanlarının lokantalarında konyak içerek garip valizleriyle yolcular bekleştiğini; üçüncü mevki bir vagonda yaşlı bir adamın şehir içlerinden tren geçerken, gençken oturduğu kahveleri tanıyarak titrediğini…” (Son Kuşlar, 1952)
sait faik abasıyanık
Şimdi Sevişme Vakti kitabında topladığı şiirleri ve bu kitabına girmemiş olanlarıyla, Sait Faik’in şiiri, hikayeleriyle ortak temaları paylaşır. Bu şiirler, hikaye çeşnisi ve sıfat üslubu ağır basan, duru bir Türkçe ile yazılmış şiirlerdir.
Sana koşuyorum bir vapurun içinden
Ölmemek, delirmemek için…
Yaşamak; bütün âdetlerden uzak
Yaşamak…
Hayır değil, değil sıcak;
Dudaklarının hatırası;
Değil saçlarının kokusu
Hiçbiri değil.
Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle
günlerde
Ben onsuz edemem.
Eli elimin içinde olmalı,
Gözlerine bakmalıyım,
Sesini işitmeliyim.
Beraber yemek yemeliyiz
Ara sıra gülmeliyiz.
Yapamam, onsuz edemem.
O ve Ben, Şimdi Sevişme Vakti, 1953
sait faik abasıyanık
Alemdağ’da Var Bir Yılan’daki birçok öyküde kendini gösteren Panco karakteri İstanbul’un karanlık sokaklarında anlatıcılara yoldaşlık eden bir gizli kahramandı ve bir bakıma kendi içine hapsettiği adamın hikayelere sinen gölgesiydi.
“Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. (…) Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”
“Buraya gelenler hep aynı müşteriler olmalı ki beni baştan aşağı bir süzdüler. Oturup bir kahve içmek bile cehennem azabı gibi bir şey olacaktı. (…) Eskiden tanıdığım birisi niçin geldiğimi anlamış gibi bana baktı. Gülümser gibi idi. Allah belanı versin deyyus; dedim. Döndüm.” (Alemdağ’da Var Bir Yılan, 1954)
sait faik abasıyanık
Orhan Kemal ile
Tüneldeki Çocuk kitabı yazarın ölümünden sonra yayınlandı. Abasıyanık aynı zamanda gazetecilikte yaptı, o döneme ait bazı röportajları ve 8 öyküsü yer alır kitapta.
“Tünelleri insanlar için yaptık. Yokuşlardan lahzada insinler, yokuşları ani vahitte çıksınlar diye. Tünelin kayışı, tünele ilk defa bindiği zaman sevinen ve bu sevinci bile belli etmek istemeyen bir çocuk için yapılabilecek birşey. “Eğer bugün biz tünel kayışı yapamıyorsak, bunun en büyük sebebi tünele ilk defa binen ve sevinen çocuğu sevmememizdendir” demeyeceğim. O zaman hem kendimi methetmiş olurum hem de tünel kayışı yapabilecek bir iktidarda olduğum zehabı hasıl olur, müracaatlar vaki olur. Diyeceğim yalnız şu: Şu insanlara hiçbir şey çok değil. Edirnekapı’da bu akşam bir ana bir çocuğun tünele nasıl bindiğinin hikayesini dinleyecek. Çocuk: “Kocaman gözlü bir adam bana baktı da iyice sevinemedim” diyecek. Yabancılara gülemediği, beyaz dişlerini gösteremediği, duyduğu şeyleri, söyleyemediği şeyleri bu anaya söyleyecek. Onlar da tünele binmiş kadar sevinecekler.” (Tüneldeki Çocuk)
sait faik abasıyanık

Édouard Manet’in Mutlaka Bilmeniz Gereken 20 Eseri

Fransız ressam Édouard Manet (1832 – 1883), gerçekçilik akımından izlenimciliğe geçişte önemli rol oynayan, verdiği eserlerle kendisinden sonraki yıllarda izlenimciliğin önemli ressamları olacak genç ressamlara esin kaynağı olan önemli bir ressamdı. Kendisinin önemli eserlerini derledik.
Akademi ile tüm sanat yaşamı boyunca mücadele eden sanatçılardan biri olan Édouard Manet (1832 – 1883), Parisli saygın ve varlıklı bir ailenin çocuğudur. Sanatçıya büyük destek sağlayan bu özellik, onun daima şehirli bir anlayışla eser vermesinde önemli bir etken olmuştur.
édouard manet - anne ve babası
Manet’in Anne ve Babası – 1860
Manet liseden sonra denizcilik okuluna gönderilmek istendi, ancak iki kez sınavını kazanamayınca 1848 yılında Brezilya’ya gitti. Dönüşünde birçok resim ve taslakla geldi. Babası Manet’in yeteneğini fark ederek onu dönemin ünlü ressamlarından Thomas Couture’nin atölyesine verdi. Manet bu atölyede 6 yıl çalıştı. Bu dönemde Manet, Louvre Müzesi’ndeki ünlü ressamların eserlerini inceledi. Onun sanatçı kimliğinin gelişiminde özellikle Frans Hals, Tiziano Vecellio, Giorgione ve Tintoretto’nun önemi büyüktür.
édouard manet - çocuk ve kiraz
Çocuk ve Kiraz – 1859
Kiraz, Manet’in sevdiği meyveler arasında çünkü farklı resimlerinde de sıkça kullanmış. Çocuğun yüzü, bakışları sanki daha büyük bir kişiye aitmiş gibi, Manet resimde ışığı şapka, el, yüz, gömlek üzerine düşürmüş. Arka plan açık ama çocuğun üzerindeki giysi koyu, açıktan koyuya bir geçiş de resimde göze çarpar. Manet’in realizm ve izlenimcilik arasındaki dönemde yaptığı bir portredir. Bu eserle ilgili ilginç bir rivayete göre, Manet’in modeli Alexandre isimli çocuğun 15 yaşında intihar ettiği ve Manet’in bu durumdan çok etkilendiği söylenir. Hatta Lavoisier Caddesi üzerindeki atölyesinden taşınır, Victoire Caddesi üzerinde bir stüdyoda resmi tamamlar.
édouard manet - Çocuk ve Köpek
Çocuk ve Köpek – 1860
édouard manet - Jeanne Duval Portresi
Jeanne Duval Portresi – 1862
Fransız şiirinde başlı başına bir dönemeç olan, modern dünya şiirinin kurucularından biri olan Charles Baudelaire ve Manet arkadaştı. Resimdeki model, tiyatro oyuncusu bir aktrist olan Jeanne Duval ise Baudelaire’nin sevgilisidir ve hayatında önemli bir rol oynayan Güzel Dorothe diye bahsettiği ve pek çok şiirinin ilham kaynağı olan Jeanne Duval ile birlikte tütün ve alkol arasında ıstırap ve sefalet dolu günler geçirir. Daha sonra Jeanne Duval kendisini mahallenin berberiyle aldatır.
édouard manet - Tuileries'te Müzik
Tuileries’te Müzik – 1862
Bazı eleştirmenlere göre eser tamamlanmamıştır. Resim dönemin Paris’te bulunan Tuileries Bahçeleri’ndeki müziği ve sohbeti anlatıyor. Bu tabloda Manet arkadaşlarını, ressamları, yazarları ve müzisyenleri betimler. Kendisini resmin en solundadır. Eserde Manet haricinde şair Charles Baudelaire, sanat eleştirmeni Théophile Gautier, ressam Henri Fantin-Latour, besteci Jacques Offenbach, ressam, yazar ve besteci Zacharie Astruc ve Manet’nin erkek kardeşi Eugène Manet de var.
édouard manet - Kırda Öğle Yemeği
Kırda Öğle Yemeği – 1863
Édouard Manet’in Kırda Öğle Yemeği isimli tablosu o günün toplumunda kıyamet kopartmıştı. Zira hiçbir yerde giyinik iki beyefendiyle çıplak bir kadının piknik yapmasına rastlamak olası değildi, bu geleneklere aykırıydı. Renkler de alışılagelmişin dışındaydı. Resim dışlandı, sergiden kovuldu, ama daha sonra tekrar sergilendi. İki giyinik erkeğin arasında çırılçıplak oturan kadın müstehcen bulunmuş, resim sanatına layık olmadığı iddia edilmiştir. İnsanları rahatsız eden şey çıplak kadının doğrudan kendilerine bakması, bunu yaparken bu konu hakkında hiçbir utanç göstermemesi. Yanında oturan iki erkek, kadının durumuyla ilgilenmiyor gibi görünüyorlar. Halbuki Manet’in maksadı Raffaello’nun da betimlediği doğada nü figürünün bir çeşitlemesini sunmaktır. Ama tanrılarla mitolojik efsane figürlerinin yerine zamanın gerçek kişilerini koyarak temayı güncelleştirmek, dünyevileştirmek istemiştir.
Resmin arkasında yatan başka bir niyet ise, burjuva kesimin çok sevdiği Pazar piknikleri ile Paris’in banliyölerindeki fuhuş sektörü arasındaki mahrem ilişkiyi hicvetmektir. Tabloda modeller Manet’in favori kadın modeli Victorine Meurent, ileride ressamın kayınbiraderi olacak heykeltıraş Ferdinand Leenhoff ve ressamın erkek kardeşi Eugène Manet’tir. Akademi’nin reddettiği bu eserin fazla eleştiri alması, Manet’in çabuk tanınmasını sağlamıştır. Ressamın sanat yaşamına çağın önde gelen yazarlarından Emile Zola’nın önemli etkisi olmuştur. İki sanatçı arasındaki dostluğun karşılıklı etkileşimleri kadar Zola’nın övgü dolu yazılarının da Manet’in tanınmasında önemi büyüktür.
édouard manet - Sokak Şarkıcısı
Sokak Şarkıcısı – 1862
Bir kafeden çıkarken aniden karşılaştığımız müzisyen bir kadın, ağzına hızlıca kirazları tıkıştırıyor. Kirazları tuttuğu kolunun altına aynı zamanda bir de gitar sıkıştırmış. Kalabalığın içine karışmadan bir saniye bizimle göz göze geliyor. Bu resmindeki kadın üst sınıfa ait değil, ama aynı zamanda Paris’in sıradan bayanlarından olmadığı da kesin. Resimdeki modeli yine Victorine Meurent.
1865’te İspanya’ya yaptığı yolculukla daha iyi tanıma olanağı bulduğu Velázquez ve Goya gibi ustalar, sanat yaşamını önemli ölçüde etkilemiştir. Manet, eski ustaların 19. yüzyıldaki takipçisi olmaya gayret etmiştir. Sanatçı, resimlerinde ayrıntılara giderek daha az önem vermiş, yuvarlak biçimlerin gün ışığında lekeler gibi göründüğünü ileri sürmüştür.
édouard manet - Flütçü
Flütçü – 1866
Emile Zola, Manet’in bu resmi sayesinde onun hayranı olur. Manet, 1865’te İspanya’ya gittiğinde Velasquez’in Pablo de Valladolid adlı resminden çok etkilenir, bunu denemek istediğini söyler. Çocuğu İspanyol asilzadeleri gibi giydirip arkadaki fonu belli belirsiz tutarak çocuğu belirginleştirmiştir.
édouard manet - İspanyol Kostümlü Genç Kadın
İspanyol Kostümlü Genç Kadın – 1867
édouard manet - İmparator Maximilian’ın Vuruluşu
İmparator Maximillian’ın Vuruluşu – 1867
1879’da ABD’ye götürülen İmparator I. Maximillian’ın Kurşuna Dizilmesi adlı ünlü yapıtıyla ülkesinin sınırları dışında da ilgi çekmiştir. Tablo, I. Maximillian’ın Cumhuriyetçiler tarafından infaz mangası tarafından kurşuna dizerek infaz edilmesini anlatmaktadır. Maximillian, üç sene Fransa İmparatoru III. Napolyon’un ordularının koruması altında Meksika’yı yönetti. Napolyon, Maximillian’a verdiği sözleri tutmayarak ordusunu geri çekince Cumhuriyetçiler yönetimi ele geçirdiler ve 1867 yılında Maximillian ve yardımcılarını idam ettiler. Tabloda Maximillian, merkezde çizilmemiştir. Şapkası olmayan sağdaki mahkumdur.
édouard manet - Léon Leenhoff and Susan Leenhoff
A Reading (Léon Leenhoff and Susan Leenhoff) – 1868
Manet, 1863 yılında Almanya doğumlu Suzanne Leenhoff ile evlendi. Leenhoff ile Manet aynı yaşlardaydılar ve yaklaşık on sene beraberdiler. Leenhoff ilk olarak Manet ve erkek kardeşine piyano çalmayı öğretmek için Manet’in babası Auguste tarafından işe alınmıştı. Ayrıca babasının metresi olduğuna dair dedikodular da vardı. Suzanne’nin 1852 yılında ise Léon Koella Leenhoff ismini verdiği evlilik dışı bir çocuğu olur. Bu çocuğun babasının Manet olduğu kabul edilir. Manet babasının 1862 yılında ölmesinden sonra Suzanne ile evlenir. Léon resmin yapıldığı günlerde 11 yaşındadır. Léon Manet’e pek çok resminde poz verir. Balkon resminde arkada duran çocuk da Léon’dur.
édouard manet - Balkon
Balkon – 1869
Manet, tabloda yeşil ahşap panjurları, yeşil demir korkuluklarıyla bir balkon resmetmiş. Tablodaki en önde pufa oturmuş, kapalı yelpazesiyle genç kadın, onun bir adım gerisinde ve solunda, ayakta, kucağında kapalı bir şemsiye tutan orta yaşlı bir başka kadın ve ikisinin de arkasında, evin loşluğuyla balkonun aydınlığı arasındaki eşiğe yerleşmiş, mağrur bir erkek. Üçü de bakımlı ve şık. İlk bakışta insan, onların halkı selamlamak için saray balkonuna çıkmış kraliyet mensupları ya da opera balkonundaki soylular olduğunu düşünüyor. Oysa biraz daha dikkatli bakıldığında burasının, yeni palazlanmış bir burjuvanın balkonu olduğu anlaşılıyor. Manet’in Balkon’u, bizi görme ve görülmenin modern anlamı üzerinde düşünmeye zorluyor.
édouard manet  - Berthe Morisot with a Bouquet of Violets
Berthe Morisot with a Bouquet of Violets – 1872
Manet’in modellerinden birisi Berthe Morisot Manet’in kardeşi Eugéne ile evlenir.
édouard manet - Sahilde
Sahilde – 1873
Manet 1873’de ailesi ile birlikte Fransa’nın kuzeyinde bir sahil kasabası olan Berck sur Mer’de üç hafta geçirir. Resimdeki kişiler eşi Suzanne ve kardeşi Eugéne. Eugéne daha sonra Manet’in arkadaşı ve modeli Berthe Morisot ile evlenecektir.
édouard manet - Demiryolu
Demiryolu – 1873
Ressamın Demiryolu (daha bilinen ismiyle Saint-Lazare Garı) isimli tablosunu 1873 tarihli.Bu çalışmasında da favori modellerinden olan Victorine Meurent’i kullandı. Kadının kollarında uyuyan bir köpek yavrusu ve kucağında açık bir kitap var. Hemen yanında küçük bir kız çocuğu duruyor. Çocuk geçmekte olan treni izliyor. Manet bu resimde geleneksel bir doğa manzarasını arka plan olarak seçmez. Trenin orada olduğuna dair tek kanıt buharın oluşturduğu beyaz bulut. Uzaklarda modern apartmanlar görülebiliyor. Resim 1874’te Paris Salonu’nda ilk gösterildiğinde eleştirmenler ve ziyaretçiler resmin konusunu şaşırtıcı kompozisyonunu tutarsız ve çizimini eskiz gibi bulurlar. Karikatüristler eserle dalga geçerler.
édouard manet - Nina de Callias Portresi
Nina de Callias’ın Portresi – 1874
Gerçekçilik akımından izlenimciliğe geçişte önemli bir rol oynayan Manet, izlenimci ressamlarla yakın bir dostluk kurmasına ve okullarının öncüsü sayılmasına karşın, onlara katılmaz. Açık renkleriyle izlenimcileri etkiler. Manet’in izlenimciliğe en uzak yapıtları, pastel ve çini ile yaptığı ilk dönem portre taslaklarıdır. Ama bunlarda bile canlı bir ışık, titreşen renkler ve izlenimcilerin çok önem verdiği, birbirini bütünleyen renkler kuralı iyice belirgindir.
édouard manet - Argenteuil
Argenteuil – 1874
Édouard Manet’in Argenteuil adlı bu çalışması, deniz kıyısında çalışılmış olduğu için ışıklar her yönden yansımakta ve konuyu her yönden aydınlatmaktadır. Bu yüzden gün ışığının dik geldiği bir saat bile olsa gölgeler ve aydınlık yerler arasındaki kontrastlık azalır. Gölgelerdeki ayrıntılar bile görülebilmektedir. Buna karşılık alan derinliğindeki netlik en az zarara uğramıştır, geri planda geniş bir mesafede renkler gerçeğe yakın görülebilmektedir.
édouard manet - In the Conservatory
In the Conservatory – 1879
1880’de Paris’te kişisel sergi açmış, 1881 Salon’unda madalya kazanmış ve 1882’de Onur Nişanı almıştır. Çağdaşı akımlardan farklı bir eleştirel bir tutum ve ironi taşıyan eserlerindeki ifadeler, onun daima yeni arayışlara, deneylere ve uygulamalara açık bir sanatçı olduğunu göstermektedir. Bu durum, portre, natürmort ve değişik görünümdeki kafe, bar, lokantalar ve değişik yaşam kesitlerinden yansımaların yer aldığı yapıtlarında kendini göstermektedir.
édouard manet - ilkbahar
İlkbahar – 1881
édouard manet - A Bar At Folies-Bergère
A Bar At Folies-Bergère – 1882
Manet’in Folies-Bergère’de Bar adlı çalışması iç mekanda yapay aydınlatmaların olduğu bir ortamda resmedilmiştir. Barmen kadının hemen arkasındaki aynadaki yansımalardan mekanı görmek mümkün olmaktadır. Aynadaki barmen ve adam da dahil tüm görüntü hava perspektifinin etkisiyle fludur. Aynadaki renkler grileşmiş ve konturlar yumuşamıştır. Ön taraf ışık ısı değerinin düşük olması sebebiyle kırmızı ve sarı tonların etkisindedir. Gölgelerde detaylar kaybolmuştur. Tablo, önde genç kadın ve çevresinde görülen nesnelerin oluşturduğu geleneksel bir görüntüye karşın arkadaki aynada yansıyan görüntülerin tamamen izlenimci tarza uyan bir renkler dizgesi içinde ışık oyunlarıyla renklerin kaynaştığı ve klasik biçimlerin aşıldığı şeklinde açıklanabilir. Aynada yansıyan görüntü 1870-1880 yıllarında açılışının ardından büyük bir ilgi gören ve ününü 130 yıl boyunca koruyan Paris gece hayatının önemli merkezlerinden biri olan Folies-Bergére Barı’nın hatırı sayılır müşterileri içi ayrılmış Loca kesimidir. Bu renklerle ifadesini bulan topluluk içinde özellikle ressamın da yakın arkadaşları göze çarpar. Bu kadınlardan beyaz giysili olan Mery Lauren diğeri ise aktrist Jeanne de Marsey’dir. Müşterilere içki ve aşkın satıldığı bu barda resme modellik eden Susan adındaki genç kadın bu barda çalışır ve ve Manet’in de iyi tanıdığı bir kimsedir.
1879′da hastalandı, hareketlerini kontrol edemez hale geldi. Gittikçe ilerleyen bir felce yakalanmıştı. Kaza sonunda yanan sol ayağını kestiler, kısa süre sonra 1883’te 51 yaşında öldü.